-->

31 Mayıs 2013 Cuma

Ters Dönüşüm Devamı



Bölüm 11 A Avcı ve Vampir Savaşı (Jack)
Annemle babamı uğurladıktan sonra vakit kaybetmeden çeteyle buluştum. Dan karanlık olunca hareket etmemizi söyledi. Her zamanki gibi tedbiri elden bırakmıyordu. Ben de ona uydum. Çeteyle olan hazırlıklarımızı bitirdik. Gece çökünce herkes yerini aldı. Karargahı kuşattık. İçeriye ilk Gorden ve ekibi girecekti. Biraz iri ama yakışıklı bir vampirdi Gorden. Esmer bir teni ve simsiyah gözleri vardı. Ateş elementini yönetebiliyordu bu yüzden avcılardan biri onu öldürmeye kalkarsa hiç şüphe yoktu ki zavallıcık yanarak ölecekti. Eskiden olsa bu beni ilgilendirmezdi. Ama ya aynı şey Jenny’imin başına gelseydi diye düşünmekten kendimi alamadım. Ona zarar verecek hiçbir canlıyı yaşatmazdım. İnsan ya da vampir, buna babam da dahil. Gece 1 olunca işaret vermemle birlikte Gorden ve ekibi duvarları aştılar. Ve aşmalarıyla alarma yakalanmaları bir oldu. Bunu bekliyorduk. Asıl hedefimiz ön bahçede karışıklık çıkartıp Jenny’inin odasına ulaşmaktı. Gözlerimi kapatıp Jenny’i hayal ettim. Onun kokusunun beni sarması ve bana yol göstermesini bekledim. Ve odasını buldum. Dan’e beni duvarın arkasında beklemesini ve hiçbir şekilde savaşa müdahale etmemesini emrettim. Başına bir şey geleceğinden değil, Dan bir anlık kontrol kaybıyla tüm avcıları öldürmesin diye. Dan kızgın olduğu zaman onu durduracak tek kişi Blair’di. Ama oda şu an yanımda değildi. Dahası Blair’de en az Dan kadar avcılardan nefret ediyordu. Bu yüzden ne olursa olsun Jenny ile ilgili gerçeği öğrenmesine izin veremezdim. Avcılar saldırmaya başladılar. Gorden verdiğim emirle sadece kendini ve çetesini koruyordu. Avcılara zarar vermiyordu. Ve ben aşkımın penceresinin önüne gelmiştim. Pencereyi tırmandım ve Jenny elinde bir vampir silahıyla karşımda belirdi. Beni bekliyordu belli ki. Pencereyi tamamen açtı. Ve beni delirten o güzel sesiyle hoş geldin Prens J dedi.

11 B İnanılmaz Gerçekler (Jenny)
[Savaş çıkmadan bir kaç saat önce]
William Morgan ile ilgili araştırmalarıma devam ettim. Hangi kitaba baksam aynı cümleler yazıyordu. Belli ki burada bir şey bulamayacaktım. Ama babamın günlüklerinde kesin bir şeyler yazıyordu. O şimdiye kadar ki en gözü pek avcıydı. Ve William Morgan ile görünenden fazlasını bildiğine emindim. Gizlice babamın çalışma masasından günlüğü aldım. Şifreyi açmak benim için bebek oyuncağıydı. Çünkü babam şifreye benim doğum tarihimin sondan yazımını koymuştu. Çocukken bunu ben rica etmiştim. Onun yaptığı oyuncaklar hep şifreliydi ve aklımda tutmakta zorlanıyordum. Bazen en kolay şey aslında bulunması en zor olandır. Kimse babam gibi bir dahinin böyle basit bir şifre koyacağını tahmin edemez. Günlüğü okumaya o tarihten başladım. Büyük bir mahkeme kurulduğundan bahsetmişti babam. Her yerin kan gölü olduğundan. Ve Stan’den babam masum diye ağlayan o küçük çocuktan. İşte bu çok garipti çünkü şimdiye kadar hiçbir kayıt Stan’den bahsetmiyordu. Sayfayı çevirdim. Vampirin suçu aynıydı. Katliam ve kendini açık etme. Ama bu vampir kendini hiç savunmamış kenarda öylece oturmayı seçmişti. Mahkemeye Jack’in babası hakimlik ediyordu. Ve tüm suçlamaları sabırla dinlemiş sonra da oğluyla özel olarak konuştuktan sonra William’ın idamına karar vermişti. Yani bu kadar basitti. Koskoca kral o sıralar insan yaşıyla 10 yaşındaki oğlunun dediklerine inanıyordu. Jack vampir yaşıyla belki 100 yaşında olabilirdi. Ama o sırada sadece 10 yaşında bir çocuk kadar tecrübesi vardı. Babam bu sayfada mahkemeye katılanların ismini de not almıştı. Hepsini avcılık kitaplarımdan biliyordum. Sadece biri hariç James B. Bu James B kimdi? Onun adını hatırlamaya çalıştım. Ama bir türlü kim olduğunu çıkartamadım. Keşke derslere biraz daha çalışsaydım diye düşündüm. Fredy yanımda olsaydı kesinlikle James’in kim olduğunu bilirdi. Ama oda şu anda antrenmandaydı. Arka sayfayı çevirdiğimde o sayfanın yırtılmış olduğunu ve mahkemenin sonucunda olanların yazıldığını gördüm. Acaba o sayfa nereye gitmişti? Babamın günlüğüne bile yazamadığı büyük sır neydi? Kayıp sayfayı bulamazdım belki ama ip uçlarını birleştirebilirdim. Sayfaya dikkatle baktım diğer sayfanın önünü ışıkla aydınlatarak önceki sayfanın izlerini taradım. Tek bulabildiğim tüm sayfanın Jack’in adıyla dolu olduğuydu. Yine de pes etmemeye kararlı olduğumdan defteri çantama attım. Ve odadan çıktım. Tekrar kitaplarıma gömülüp James B’nin kim olduğunu araştırdım ama hiçbir kanıt bulamadım. Sonra arşive inip o günkü mahkemenin kayıtlarını buldum. Vampirler bu kayıtları avcılara özellikle yollamış olmalıydılar. Onlardan kurtulmanın kolay olmadığını anlamalarını sağlamak için. Ayrıca William Morgan’ın olayı, avcılar ve vampirlerin birleştiği ilk mahkemeydi. Ve çok büyük önem taşıyordu. Bunu biz genç avcılara niye söylemediklerini merak ettim. Ya da ben o derste uyuyor muydum? Kaseti alıp odama, bilgisayarımın başına geçtim. Baştan sona izledim. Ve kitaplardan farklı bir şey göremedim. Tam Cdyi çıkartacakken Stan’in gözlerinde beni etkileyen bir şey oldu. Stan Jack’in oturduğu sandalyeye bakarak Katil, sen yaptın! Her şeyi sen yaptın! Suçu babama atıyorsun! Diye bağırmaya başladı. Her yerden gelen uğultu seslerine karşılık Jack sesini bile çıkarmadan uslu uslu Stan’i dinliyordu. Tıpkı bana karşı haksız olduğunda takındığı rahat tavır gibi. İşte o zaman gerçek suçluyu gördüm. Gerçek suçlu Jack’in ta kendisiydi. Ve ben bunu ortaya çıkartıp Stan’e yardım edecektim. Her ne kadar Jack’in kalbine kazık saplamak benim içinde ölüm anlamına gelse de artık daha fazla masumun acı çekmesine seyirci kalamazdım. Günlüğümü açıp içimden gelen her şeyi yazmaya başladım. Tüm duygularımı, tüm isyanlarımı, tüm aşkımı. Bir türlü uyuyamadığım için televizyon izlemeye başladım saat 12.57 gibi bir gürültüyle yerimden fırladım günlüğü çantama attım ve silahımı elime aldım. İşte sonunda olmuştu. Jack benden sıkılmış ve canımı almaya gelmişti. Ama bunu yaparken bütün bir avcı ırkını da kazımaya karar vermişti. Hangi akla hizmet ona güvenip karargahın yerini bilmesine izin verebildim? Aşağıda ki vampir savaşından kaçıp odamdaki pencereyi araladım ve elimdeki silahla onu bekledim. Çok geçmeden penceremde belirip, o muhteşem gülümsemesiyle bana bakmaya başladı… Bu sefer olmayacaktı. Bu sefer ona olan nefretim aşkımı yenecekti.

Yazan:vanicela







27 Mayıs 2013 Pazartesi

Hikayeler


Merhaba arkadaşlar bu bölümde yazdığım küçük hikayeleri yayınlayacağım. Sizlerin de yayınlanmasını istediğiniz amatör çalışmalarınız varsa onları da listeye ekleyebilirim. Bana ulaşmanız yeterli. 


Ters Dönüşüm


BÖLÜM 1 İLK GÖREV(Jenny)
Daha önce hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Aslında sürekli söylerler bir şeye bakmakla görmek aynı değildir diye .
Ama ne olursa olsun bu görevi başarmalıyım. Çünkü bu benim ilk görevim etrafımda 20 tane vampirin olması bile durumu değiştirmez. Çünkü şu an bende onlardan biriyim. Sarı uzun saçlarım yuvarlak yüz hatlarım ve mavi gözlerimle onlar kadar cazibeli bir görünüşe sahibim.Ayrıca 5 yaşından beri soğutma ilaçları kullanıyorum onlara yakın bir derim var. Hızlı da koşarım. Zaten bu özellikler sayesinde çok zor olan özel sınıf sınavlarını verebildim(Sadece vampirler verebiliyor bu sınavları) Ve en güçlü ve zekilerin bulunduğu vampir sınıfına girebildim.
Sınıfın tamamı kendini insan gibi gösteren vampirlerden oluşuyor. Prensin bu sınıfta olduğuna hiç şüphe yok. Yinede beni aralarına alabilmeleri için bir kaç testi daha geçmeliyim.Ben bunları düşünürken hocanın;
- Bayan Jenny lütfen kendinize bir yer bulun. Diyen sesiyle kendime geldim.
- Tamam.dedim
-Burası boş diyen bir çocuğun yanına oturmayı seçtim
ve ani bir hareketle elime değdi, eli soğuktu.Ama benimki de soğuk olduğundan bana ılık geliyordu.
Sonra kısa bir an gözlerimin içine baktı. İşte o an onun ne kadar muhteşem göründüğünü fark ettim.
Daha öncede vampir görmüştüm ama bu kadar yakışıklısıyla ilk defa karşılaşıyordum. Kumral saçları, buz mavisi gözleri, ve soğuk teniyle normal biri olmadığını belli ediyordu.
Ama bana bakışları sanki eğleniyor gibiydi.Sonra tanıştık.
-Merhaba ben Jack Adminostar dedi.
Bende Jeny Blackstone dedim.
Onunla tanışmak çok ürkütücüydü.
Sonra kısa bir an arkasına dönüp bir işaret çaktı. Ama ben ne anlama geldiğini anlayamadım.
Arkamdakileri incelemeye başladım. Kız model gibiydi. Yanında ki çocuk biraz daha şeytanimsi duruyordu. Ama o da çok yakışıklıydı. Yine de soğuk bir hava geliyordu ondan.
Onlara baktığımı fark eden kız bana çok dostça adının Blair olduğunu ve yanındaki çocuğunda adının Daniel olduğunu söyledi . Onunla tanışmak az önceki kadar korkunç değildi. Bu narin kız tersine bende arkadaşlık
isteği uyandırıyordu.
Teneffüs zili çaldı. Arkamdaki kız bana onlarla çıkmayı teklif etti tabii ki kabul ettim. Kulağıma onlardan biri olduğumu bildiğini söyledi.
Şimdiye kadar her şey plana uygun gidiyordu ama nedense içimde bir şeylerin değişeceğine dair kötü bir his vardı. Ders zili çaldığında nedenini anladım. Şimdi beden dersiydi ve ben en iyi performansımı göstermeliydim.
voleybol sahasına giderken yeni tanıştığım Blair adlı kız bana dikkatli ol, bu maçı insanlarla yapacağız dedi. Rahatlamıştım.Çünkü bu hızımı yavaşlatarak rol yaptığımı düşünmelerini sağlayacaktı.Voleybol maçı sırasında kendimi çok yordum.Ama buna değdi. Ders sonunda bütün kızların yeni gözdesi olmuştum. Kendini saklamayı başaran mükemmel vampir. Blair bana'' sen tanıdığım en yetenekli oyuncusun nerdeyse ben bile insan olduğuna inanacaktım.'' dedi.
Tabii ki buna güldüm. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.O sırada yanımıza derste yanımda oturan çocuk ve arkadaşları geldiler. Gene o garip ifadeyle bana gülümsedi Ve aramıza hoş geldin çaylak vampir dedi. Ne kadar rahatlamıştım. Ders sonunda hoca yeni olduğumdan sınıfı toplama görevini bana verdi. Buranın ne garip kuralları vardı böyle. Daha önce hiçbir yerde yenilere bu kadar yüklenildiğini görmemiştim. bugün sınıftaki bütün soruları bana yönelttiler ve bütün ıvır zıvır işleri ben yaptım.
-Hey yardıma ihtiyacın var mı? diye sordu Jack.
-Sağol sen tahtayı sil bende yerleri dedim
Tanrım neden Jack'ın yanında bu kadar geriliyordum Sonuçta o bir vampirdi ve bende avcıydım ama korkmam için bir sebep yoktu. Nasıl olsa beni kendinden sanıyordu. Ve böyle nazik birinin kötü bir vampir olması imkansızdı.
Temizlik bitince Jack' e teşekkür ettim. Ve bana muhteşem bir gülümsemeyle karşılık verip, bir şey değil dedi. Sonra evime kadar bana eşlik etmek için izin istedi.Ben ne kadar olmaz desem de ısrarlarını sürdürdü. Kabul etmezsem bir şeylerden şüphelenecekti bu yüzden kabul etmekten başka şansım yoktu. Onu sahte evime götürdüm. Burası vampir arkadaşlarımı getirmem için yapılan sahte bir evdi.
Ona teşekkür etmek için arkamı döndüm, tam o anda önümden bir ışık şeridi geçti. Jack'i unutup ilk görevimi başarmanın mutluluğuyla yoluma devam edip karargahımıza vardım. Ve birden belimden biri beni yakaladı. Kurtulmaya çalışırken çoktan ormana varmıştım. Karşımda Jack'i gördüğümde çok şaşırdım bana söylemek istediği bir şey olduğu her halinden belliydi. Önce işi makaraya vurup, çok geç oldu. Yarın görüşürüz dedim. ''Bana vampirlerin saati yeni başlıyor. ''dedi. Haklıydı. Sonra bana yaklaştığında kan kırmızı gözleriyle karşılaştım. Jack artık ilk gördüğüm gibi muhteşem görünmüyordu. Şu an avını avlamanın verdiği keyifle üzerime doğru gelen bir canavardı. Silahıma davrandım. Ama o benden önce davranıp silahı alıp, fırlattı. Bana korkunç bakışlarıyla;''Iı, o kadar da değil benim çaylak küçük vampirim dedi. Sesi tehlike doluydu.O anda öleceğimden emindim. Birden Jack'ın gözleri tekrar mavi oldu. Ben korkudan donmuşken, o kahkahalarla gülüyordu.
Hemen sonra nedenini anladım. Bana dönüp:''Demek beni arıyordun, vampir avcısı. Ben Prens J dedi. O anda en büyük ve korkunç düşmanımla karşı karşıya geldim. Bundan sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.


2. Bölüm Anlaşma(Jenny)Bana bunları söylerken bile yüzündeki gülümsemesi hiç bozulmuyordu. O pis katil bebekleri katletmiş acımasız canavar karşımda duruyor ve bana gülümsüyordu. Cidden bu kadarı da fazlaydı. O anda ona karşı hissettiğim nefret kat be kat artıyordu. Uzunca bir süre beni süzdü. Ve sonra konuşmaya başladı. Aslında beni baya şaşırttın, buraya kadar geleceğini hiç düşünmemiştim. Hemen falso vereceğini sanmıştım. Ama sen sandığımdan da yeteneklisin çaylak vampir dedi.
Tanrım aklından neler geçiyordu bunun böyle. Beni yakalamıştı işte biran önce öldürseydi ya sonra karşıma geçip, saçlarımı eline aldı ve'' Artık benim oyuncağımsın.'' dedi.
''Okula girmene ve diğerlerini kandırmana yardım ettim. Bu benim hakkım, şimdi ben ne istersem onu yapacaksın.'' Dedi.
Ona onun oyuncağı olmayacağımı beni öldürmesini söyledim . Bana kızgın bir bakış atarak ''bunu isteseydim çok önceden yapardım.'' dedi. Bana bir adım daha yaklaştı. Buz mavisi gözlerinin bir an için beni donduracağını sandım. Sonra yine gülümseyerek ''seninle bir anlaşma yapacağız çaylak vampir ''dedi. Seninle hiçbir anlaşma yapmam dedim. Evet, cidden kızmıştı. Kolumu sıkıca tutarak ''senden önce aileni öldürmeme ne dersin?'' dedi.
Ona bunun imkânsız olduğunu, ailemin çok yetenekli avcılar olduğunu söylemek istedim ama karşımdaki tanıştığım kibar çocuk değil, aranan yenilmez kötü Prens J idi. Bu yüzden tek söyleyebildiğim anlaşma yapalım oldu.
Şimdi gülümsüyordu. Önceki korkunçluğundan eser yoktu. Bana döndü ve ''artık benim sevgilimsin'' dedi. Ne saçmaladığını ya da aklından neler geçtiğini bilmiyordum Ama ona istediğini vermekten başka seçeneğim yoktu. Sonra beni öptü ve'' iyi geceler aşkım rüyanda beni gör ''dedi. Ve anında gözden kayboldu. Başka seçeneğim yoktu. Bunu kimseye anlatamazdım. Çünkü karşımdaki bu süper güçlü vampirle baş edecek kimse yoktu. Bunu yalnızca ben başarabilirdim, tabi onu savunmasız yakalayabilirsem.
Eve geldiğimde herkes büyük bir heyecan ve merakla beni bekliyordu.Onlara her şeyin yolunda olduğunu bu işi başaracağımı söyledim. Kimsenin daha ilk günümde çuvalladığımı öğrenmesini istemedim. Sonradan öğrendiklerinde hayal kırıklığına uğrayabilirlerdi. Ama onlar öğrendiğinde ben muhtemelen ölü olacaktım.
Sabah okulun kapısının önünde onu beni beklerken görünce hiç şaşırmadım tabii ki yeni oyuncağını bekleyecekti.
Yanında Blair şu soğuk Daniel ve Roberta vardı. Blair bana sıkıca sarıldıktan sonra ''ağabeyimi kapabilecek bir kız olduğunu hiç bilmiyordum ''dedi. Ne abisi mi? Olamaz bunca derdin arasında birde vampir prensesle kanka olmuştum. Jack beni ondan kurtararak ''bu kadar yeter sevgilimle beni yalnız bırakın.'' dedi
Ve o an hepsi kayboldu. Ona benim vampir olduğuma neden bu kadar kolay inandıklarını sorduğumda bana tek bir şey söyledi. ''hipnoz'' evet onları benim vampir olduğuma inandırmak için tabii ki hipnoz kullanmıştı. Sonra bana dün gece rüyanda
''Beni gördün mü?'' dedi. Ona seni görseydim rüya değil kabus olurdu yanıtını verdim. Buna kızmak yerine sadece kahkahalarla güldü. Ben daha ne olduğunu anlamadan bana sarılarak'' bu hoşuma gitti işte daha önce kimse bana karşı gelecek cesareti gösterememişti. Çok cesursun aşkım'' dedi. Sonra beni çekiştirerek sınıfa soktu. Bu gün soruların hiçbiri bana değildi. Demek ki dünkü tüm o şeyler onun planıydı. Beni zorlarken eğleniyor muydu, acaba? Hiç şüphesiz evet bu acımasız vampir için her şey eğlenceydi . Onun için bir sürü insanı öldürmüyor muydu zaten? Zamanı gelince beni de öldürecekti. Ama ondan önce onu öldürmenin bir yolunu bulacaktım. Öğle arası hep birlikte özel sınıf için ayrılmış çardağa gittik, burada bir sürü leziz çörek vardı. Ben tam birini alacakken Jack elimi tuttu ve diğerlerine ''size bir açıklamam var bundan sonra Jenny benim sevgilimdir ona saygı duyacaksınız ''dedi. İçlerinden ufak tefek ama çok güzel olan bir kız bana pis bir bakış attı. Belli ki Jack’ te gönlü vardı. Ona en çok bu yaratıktan nefret ettiğimi söylemeyi öyle çok isterdim ki… Ama yapamazdım.
Sonra Jack çöreklerden bir tanesini aldı ve yedi bunu görenler şaşkınlık içinde ona bakıyorlardı. ''Bugün bir değişiklik yapıp insan gibi davranacağız ''dedi. İtiraz eden olursa ve birden her yer buz kesti işte bu süper vampir güçlerin göstergesiydi. Açıkçası onun neden bunu yaptığını bilmesem de ona minnettardım, sonuçta iğrenç kandan içmeyecektim okuldan sonra beni eve bırakacağını söylediğinde kâbus başa dönmüştü. Bir süre hiç konuşmadan yürüdük. Sonra bana ''daha dikkatli olman lazım her zaman etrafta ben olmam. Bugünkü gibi insan yiyeceklerini görünce aklını kaybetme'' dedi. Ona öyle olmadığını söyledim ve yoldaki direklerden biri devrildi o zaman onun bugünkü partiyi benim için verdiğini fark ettim. Acaba zavallı oyuncağına biraz olsun acıyor muydu?
Sonra bana döndü ve şimdi ikimizi de mutlu edecek bir şeyler yapalım dedi.
BÖLÜM 3 BEKLENMEYEN

 MİSAFİRLER(Jenny)
Ben daha ne olduğunu anlayamadan üstüme kapaklanmıştı bile. Çırpınıp ondan kurtulmaya çalıştım. Ama hepsi boşunaydı onun gücünün yanında benimkisi çok hafifti. Sonra birden beni bırakıp gülmeye başladı. Sana bir şans vereceğim. Gücümü kullanmayacağım. Eğer benden kurtulmayı başarırsan bugünlük burada duracağım dedi. Ve tekrar bana sarıldı. Tüm gücümle ondan sıyrılmaya çalışsam da başaramadım.
Sonra bana döndü. Ve boynumu yalamaya başladı. Sivri dişlerini geçireceği anı beklerken birden şimşekler çaktı. Ve anında Jack önüme siper oldu. Beş kişiydiler. Önlerinde duran kızıl saçlı çocuk belli ki liderleriydi. Kan rengi gözlerinden onların vampir olduğunu anladım. Olamaz şimdide bir vampir kavgasının içine düşecektim. Tam silahıma davranacakken Jack ne yapacağımı anlayıp beni durdurdu. Liderleri olan çocuk Jack’e'' majesteleri görüyoruz ki çok yoğunsunuz. Küçük avınızla eğlencenizi böldüysek özür dileriz dedi''. Ama halinden hiçte özür dilemediği belliydi. Jack ona ‘’yanılıyorsun o benim avım değil sevgilim, ayrıca bizden biri Stan'' dedi. Sonra Stan ve arkadaşları bana biraz yaklaştılar. Bunu yapacak cesaretleri olduğuna göre onlar Jack'ten korkmuyorlardı. O sırada üzerimde bir ağırlık hissettim. Muhakkak ki Jack bana güç gönderiyordu. Böylece beni kendilerinden sanacaklardı. Bir kaç dakika sonra Stan halinden hiç memnun olmamış bir şekilde bizi tebrik etti. Ve ayrıldılar. Ben de rahatladım. Çünkü bu onları ikna etmeye yetmişti.
Aslında hala bir sorun vardı o da Jack ve ben yalnızdık. Ve o çok sıkıntılı görünüyordu.
Bunun nedenini anlayamıyordum. Merakta etmiyordum. Bana döndüğünde yüzünde çok sakin bir gülümseme vardı. Döndü ve aniden beni öptü. O kadar şaşırmıştım ki ne yapacağımı bilemedim. Bu öpücük bana kendimi kötü değil aksine çok iyi hissettirmişti. Şimdi de bu canavardan etkileniyordum. Aman tanrım yoksa beni de mi hipnoz ediyordu? Evet evet kesin öyleydi. Yoksa benim onun gibi bir pislikten hoşlanmamın imkânı yoktu. Seni eve bırakayım aşkım dedi. Yüzüne dikkatlice baktım oldukça gergin görünüyordu. Bana dönüp gülümsedi. Neden bu kadar yakışıklıydı ki? Lanet olsun! Ama ne kadar muhteşem görünüyorsa o kadar da kötüydü. Ve bu hipnozdan çıkacaktım. Tekrar ona baktım. Sinirli ve gergin görünüyordu. Bu kesin o çocuklarla ilgiliydi. Acaba o çocuklarla arasında ne vardı? Ve neden prensten korkmuyorlardı? Bunun bir tek açıklaması vardı. O da ellerinde Jack 'e karşı kullanacakları çok önemli bir silahları vardı. Ve ben en kısa sürede bunun ne olduğunu öğrenmeliydim. Evin kapısında Jack aniden kayboldu. Bende karargâha yani gerçek evime döndüm. Uzaktan beni izlediğine emindim. Ama garip olan onun beni izlemesi değil benim onun beni korumasından etkilenmemdi. Jack kesinlikle oyuncağını başkalarıyla paylaşmak istemediği için böyle yapıyordu. Ve benden sıkılınca beni öldürecekti. Hayatta onun için her şey ölüm ve kandı. Peki ya ben içimde başlayan adımı veremediğim bu hisle ne yapacaktım? Bu büyüyü bozmak için hemen kitaplara sarıldım.

BÖLÜM 4 İÇİMDEKİ KORKULAR[JACK]
Korkuyordum. Evet, ben Prens Jack Adminostar hayatımda ilk defa korkuyordum. Bu küçük narin kız hayatımda daha önce yaşamadığım bir şeyi hissettiriyordu. Ona olan bağlılığım ve sevgim beni korkutuyordu. Onu incitmekten ve benden 
kaçmasından korkuyordum.
Bu korkular yetmezmiş gibi birde üstüne Stan ve çetesi eklendi. Eğer yanımda Jenny olmasaydı. Bütün kurallara karşın hepsini öldürecektim. Tanrım neden yaşamalarına izin veriyordum ki… Bu haddini bilmez serseriler asla bana itaat etmeyeceklerdi. Ama onlara bir şey olursa tek sorumlusunun ben olduğumu babam bilecekti. Ve bana çok büyük bir ceza verecekti. Bu yüzden bunu akıllıca düşünmeliydim. Ayrıca küçük çaylak vampirimin kimliğini saklamak en önemli görevimdi. Bunda oldukça başarılıydım aslında. Onu daha sınıfa girdiği ilk an ilginç bulmuştum. Hayatımda bu kadar cesur birini ilk defa görüyordum. 20 korkunç vampirin arasına giren bir kız. Tıpkı tilki inine giren bir civciv misali…
Aman ne ironi. Onun benden nefret etmesini istemiyorum ama başka türlü davranamam. Of! Ben tam bunları düşünürken Blair seslendi.
''Neden Jenny' i yarın evimize davet etmiyoruz ki bundan çok hoşlanacağından eminim'' dedi. Neden ondan bu kadar hoşlanıyorsun? diye sordum. Bana sen ondan hoşlandığın için dedi. Eğer Blair Jenny' nin vampir avcısı olduğunu bilseydi ne yapardı acaba? Hiç şüphesiz onu öldürürdü.
Aniden kapı çaldı ve Dan elinde 2 tane güzel yemekle eve geldi.Ve şov başladı. Öncelikle kızları hipnoz ettim ve sonra afiyetle kanlarını içmeye başladık.
Hipnoz etmek işe yarıyordu. Böylece bize zorluk çıkarmıyorlardı. Hoş çıkarsalarda sonuç değişmeyecekti ya neyse...
Aslında birkaç gündür yani Jenny'le tanıştığımdan beri kan içmiyordum. O benim insan yanımı ortaya çıkartıyordu. Sanki mümkünmüş gibi. Ben ölümsüzdüm. Bizler küllerimizden yeniden doğarız ama o her an ölebilir. Ve daha da kötüsü vampir olmadığı anlaşılırsa en kötü şekilde cezalandırılacak. Ve o zaman ben eğer onu kurtaramazsam onunla birlikte öleceğim. Dan aniden
''Dostum, sen iyi misin? ''dedi. Yine beni yakalamıştı. Evet dedim. Ama iyi olmanın tek yolu bir an evvel Jenny'i sağlıklı görmekti. Biz eğlenmeye gidiyoruz sende gel diyen Dan'in sesi şüpheliydi. Herkesi kandırabilirdim. Ama Dan'i asla bende bir şeylerin değiştiğini seziyordu. Ama bunun ne olduğunu sormaya cesaret edemiyordu. Yine de içimdeki bu korkuların ne olduğunu kimsenin bilmesine izin veremezdim.

BÖLÜM 5 SIRLARI AÇIĞA ÇIKARTMA OPERASYONU(Jenny)


Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, vampirlerin hipnozunu bozmakla ilgili bir bilgiye ulaşamadım. Hipnozu sadece yapan vampir bozabilirmiş. Yada başka bir vampir bu hipnozu kırabilirmiş. İki seçenekte benim için imkânsız olduğundan pes etmeye kara verdim. Sonuçta aklın gücüyle bunun üstesinden gelebilirdim. Bugün Jack çok garip davranıyordu. Tuhaf ama bana bakmıyordu. Yoksa yavaş yavaş benden sıkılmaya mı başlamıştı? Bu hem iyi hem de kötüydü. İyi olan benden sıkıldıysa hemen ölecektim. Kötü olansa onu öldürmenin bir yolunu henüz bulamamıştım. Okulun kapısında bir an durdu ve aniden bana sarıldı. Karşı koymam çok gereksizdi. Ama neden bana sarılmasından hoşlanıyordum? Beni öpmemesi için dua ediyordum. Ve dualarım kabul oldu. Beni öpmedi.
Rahatlamıştım. Bugün bana karşı özellikle çok kibardı. Bu garipti. O çocuklarla karşılaştığımızdan beri tuhaf davranıyordu. Ona çaktırmadan bunu araştırmaya karar verdim. İlk olarak işe yeni vampir kankama yani Blair'e bu çocukları sormakla başlayacaktım. Ona sorduğumda birden yüzü değişti. Ve o güzel yüzü vampirleşti. Evet, evet kesinlikle haklıydım. Bunların arasında büyük bir sır vardı. Ama bana söylediği tek şey onlara dikkat et oldu. Bunun peşini bırakmamaya kararlıydım Jack'i kenara çekip ona bana Stan'i anlatmaya zorlamanın bir yolunu bulmalıydım. Ben tam bunları düşünürken Suzan yani şu Jack'e yanık olan kıza rastladım. O sırada aklımda bir ampul belirdi. Tabi ya kızların gizli silahını kullanacaktım. Cazibemi…
Dersten sonra Jack'e yaklaşıp elini tuttum. Buna o kadar şaşırdı ki birden yanımızdaki arabalardan biri devrildi. Aman tanrım yoksa hata mı yapıyordum? Bu vampir kendini tutmadığında çok korkunç şeyler yapıyordu. Bunları düşünmemeye çalışarak ona tatlı tatlı gülümsedim ve ben ne olduğunu anlamadan beni öpmeye başladı. Onu itiyordum. Ama bundan nefret etmiyordum. Neden durmuyordu? Nefes almamı zorlaştırıyordu. Yoksa amacı beni öperek mi öldürmekti? Sonunda durduğunda nefes alabildim. Bana bir daha beni bu kadar kışkırtma yoksa durmam imkansız olur dedi. Her ne kadar bundan korksam da aslında sevindim. Demek ki taktiğim işe yaramıştı. Şimdi sıra sırlardaydı. Ve sırları çıkartma operasyonuna başladım. Ona döndüm. Ve Jack şu Stan ve çetesiyle aranda ne var? diye sordum.
BÖLÜM 6 ANSIZIN GELENLER(JENNY)

Bu soruya o kadar kızmıştı ki gözlerinin rengi kan kırmızıya döndü. Bana o şeytani ifadesini takınıp ''seni ilgilendirmeyen işlere karışma.'' dedi. Sesi tehdit doluydu. Ve benim onu dinlemekten başka çarem kalmıyordu. Karargaha gidip eski dosyaları incelemeye başladım Jack'in adının karıştığı bir sürü katliam vardı. Ama hiçbirinde bu Stan ve çetesi hakkında bir bilgi bulamıyordum. En sonunda çareyi babama sormakta buldum.Stan'ın adını duyduğunda, bana ''Stan Morgan mı?'' diye sordu. Ona soyadını bilmediğimi söyledim ve tipini tarif ettim.Önce biraz düşündü. Sonrada'' kesinlikle onun oğlu olmalı. ''dedi.

Ve eski notlarından Stan'a çok benzeyen yakışıklı bir adamın resmini çıkarttı. Bu adamın Stan'ın ölen babası olduğunu söylediğinde çok şaşırdım. Çünkü vampirler ölümsüzdür. Ve bir cinayete kurban gitmedikleri takdirde öyle kalırlar. Stan'ın babası William bir vampir mahkemesi emrine göre öldürülmüştü. Olaylar gittikçe ilginçleşmeye başlıyordu. Irklarını çok koruyan vampirler kendilerinden birini çok büyük bir olay olmadıkça öldürmezlerdi.
Babam bana daha fazla bilgi vermedi. Buda benim merakımı iyice arttırdı. Babam bu konuyu kapadığına göre durum sandığımdan da önemliydi. Ama artık ne arayacağımı çok iyi biliyordum. Ve arşive geri dönüp William Morgan'ı aramaya başladım. İşim çok zor olmadı. Bu vampir çok ünlüydü. Soylu bir vampirdi. Bir sürü özel yeteneği vardı. Ama kitapta ilgimi çeken bir yazı gördüm.''Çok kötü bir şöhreti o olaya kadar olmamıştı.''
''O olaya kadar...''İşte bu yazı çok dikkat çekiciydi. O olay derken ne ima ettiklerini araştırmaya başladım. Ve vampirlerin infazı bölümünde konuyu buldum. Stan'in babası insanları katledip, vampir olduklarını tüm dünyaya yaymakla suçlanmıştı. Bir gecede 100 den fazla insan öldürüp, kendisini ele vermekle suçlanmıştı. Ve vampirlerin asırlardır kendilerini gizlemelerine karşı gelmişti.
Buda onun idamını hazırlamıştı. Ama bu olayda dikkat çeken bir şey daha vardı. Oda Jack'in adı... Vampirler onu ''kahraman prens'' diye çağırmışlardı. Bu olayı gören sadece Jack'ti. Ve Stan'in ondan nefret etme sebebi anlaşılabilirdi. Garip olansa Jack'in neden Stan'e karşı koymamasıydı. Cesetlerdeki izler bana çok tanıdık gelmişlerdi. Eğer düşüncem doğruysa bu işte Jack'in parmağı vardı. Ve ben bunu ispatlayacaktım. O zamanlarda benim gibi kendini vampir gösterip onların içine karışıp görevlerini sürdüren avcılarımıza ulaşmam lazımdı. Bunun içinde hemen yetkililere mektup gönderdim.
Ertesi gün okulda Blair beni evlerine yani şatolarına davet etti.
Jack her ne kadar durumdan rahatsızda olsa kabul etmek zorunda kaldı. Bu şato çok muhteşemdi. Eski olmasına rağmen mobilyalardaki lüksü sonuna kadar hissettiriyordu.
Ama Dan'in iki masum kızı kollarında yemek olarak getirmesi bütün keyfimi kaçırdı.
Onların eğlence anlayışı tabii ki buydu. Bazen unutabiliyordum. Jack ise kimliğim açığa çıkmasın diye kızları evlerine yolladı. Durumdan hoşnut olmayan Blair ve Dan kızgın bir şekilde odadan ayrıldılar. Ama Jack'e karşı gelmeye cesaret edemediler. Buna gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Çok korkusuz olan bu iki vampir Jack'in bir sözüyle korkak kedilere dönüyorlardı. Jack'in bu davranışları ile benim onun hakkında öğrendiklerim nedense birbirini tutmuyordu. Yanımda bulunan Jack bambaşka biriydi. Yinede onun bu oyunlarına gelmeyecektim. Yalnız kaldığımıza göre sorguya başlayabilirdim.
Ama Jack'in gergin halleri beni bunu yapmaktan alıkoydu. Ve ona başka bir şeyler sordum. Ona neden beni evlerinde istemediğini sordum.
Anne ve babasının bundan hoşlanmayacaklarından bahsetti.
Kral ve kraliçe yeni vampir görmeyi sevmiyorlar mı? diye sordum.
Gülümseyip onları kandıramayacağımızı benim insan olduğumu anladıkları anda beni öldüreceklerinden bahsetti. Ölüm...
İşte bunda haklıydı. Vampirler için en kolay şeydi nede olsa.
Birden kapı çaldı. Ve Jack olduğu yerde dondu. Ben ne olduğunu anlayamadan aşağıdan Blair'in sesi geldi. Neşe içinde ''anne, baba hoş geldiniz!'' diye bağırıyordu. Jack'in dediği gibi oyunun sonuna gelmiştim...

BÖLÜM 7:KARMAŞIK DUYGULAR (JACK)

Blair'in neşeli sesi benim için hayatın sonu anlamına gelen bir sesti. Jenny'i eve getirmek istemememin sebebi olan şey başıma gelmişti. Hiçbir şey düşünmeden Jenny'i tuttuğum gibi boş olan pencereden aşağıya atladım. Var gücümle koşmaya başladım. Babamdan ne kadar uzaklaşırsam o kadar iyiydi.
Evden yeterince uzaklaştığımızı düşünüp, onu indirdim. Bana hayret ve minnet içinde bakıyordu. İşte bu çok garipti. Normalde bana dehşet ve korku içinde bakması ve beni soru yağmuruna tutması gerekirdi. Oysa o hiç konuşmadan bana canı bağışlanmış bir kurban misali bakıyordu. Onu böyle görmek içimi acıtıyordu. Çok kırılgandı. Ama o hayatımda gördüğüm en cesur kızdı. En sonunda dayanamayarak konuştu.''Teşekkürler, hayatımı kurtardın. Sen olmasaydın şu an burada olamazdım'' dedi. Şimdi o bakışın nedenini anlamıştım. Jenny biliyordu. Annem ve babamın onun için ölüm anlamına geldiğini ve onu kurtardığımı. Hayatımda ilk defa içimde birini koruma ve kurtarma isteği uyandıran bu kız kalbimi ısıtmıştı.
Bana eskisi gibi korku yerine minnet duygularıyla bakıyordu. Bu benim için çok yeni bir şeydi. Ve içimde onu öpme isteği uyandırmıştı. Hiç düşünmeden ona sarıldım ve onu öpmeye başladım. Beni itmek yerine bana sarıldı. Bu çok garipti. Geri çekilip onu incelemeye başladım. Akıl sağlığından şüpheleniyordum. Acaba onunla koşarken kafasını bir yere mi vurmuştu? Benden o kadar çok nefret ediyordu ki, bu ihtimal büyüktü. Sonra aklıma minnet duyguları yüzünden bunu yapmış olabileceği geldi. O anda içimi yakan bir acı hissettim. Bana aşık olduğu için değil. Minnet duyduğu için karşılık veriyordu. Bu duygular bana o kadar yabancıydı ki beni karıştırıyorlardı. Tüm dengem bozulmuştu. Çünkü başından beri bu kıza duyduğum koruma isteğinin nedeninin çözmüştüm. Nedeni hep oradaydı. Ama fark edememiştim. Sadece üç harften oluşan bir sözcüktü. ''AŞK'' Bu küçük çaylağa aşık olmuştum. O yüzden de güçlü duruşumu kaybetmiştim. Asıl sorun şimdiden sonra ne yapacağımdı... Jenny'e bir bakış attım. Beni merak içinde inceliyordu. Ona şu an açılsam kesinlikle bunun bir oyun olduğunu düşünür ve gene kaçardı. Bunu istemediğim için ona dönüp:'' Karargâha dönsen iyi olur. Yarın da okula gelme. Blair ararsa da benimle kavga ettiğini ve bir süre yalnız kalmak istediğini söyle. Buna inanacaktır. '' dedim.
Beni yine şaşırtan bir harekette bulundu ve ''Tamam.'' dedi. Önerilerime uyması ikimiz için yeni bir şeydi. Onun karargaha gittiğinden emin olduktan sonra eve dönüp babamla yüzleşmeye karar verdim...
Bu karışıklık beni öldürmeden onu çözmenin bir yolunu bulmalıydım.

BÖLÜM 8: KORKUNUN ZİLLERİ(Jenny)
Jack'in bugün yaptıkları ona olan hislerimi fark etmemi sağlamıştı. Ben ondan nefret etmiyordum ya da hipnoz edilmemiştim. Onun tarafından tamamen esir alınmamı sağlayan başka bir şey olmuştu. Ona aşık olmuştum. Beni öptüğünde kendimi kaybettim. Onun için sadece bir oyuncaktım. Ve onu öldürmek için fırsat kolladığımı biliyordu. Ama ona aşık olacağımı asla bilemezdi. Bu duygulardan en kısa sürede kurtulmam lazımdı. Ben bir avcıydım. Ve sorumluluklarım vardı. Ülkeme ve tüm insanlığa aşk yüzünden ihanet edemezdim. Nede olsa o korkunç ''Prens J'' idi. Bu hislerden kurtulmak için kütüphanenin yolunu tuttum. Ve Jack'in adının karıştığı her olayı incelemeye başladım. O kadar çok ve korkunçtular ki böyle birine nasıl aşık olduğumu anlayamıyordum. Son olayda bir şey dikkatimi çekti. Stan'in babasının karıştığı olayı gören Jack'ti. Ama topluluk önünde konuşmamıştı. Olanları sadece krala yani babasına anlatmıştı. Nasıl oldu da bunu diğer avcılar göremedi diye düşündüm.
Aslında bende birçok kez bakmama rağmen görememiştim. Jack neden mahkemede konuşmamıştı da babasına konuşmuştu?
Onun gibi cesur ve kendini beğenmiş biri herkesin önünde bunu ilan etmekten büyük bir gurur duyardı. Tabi işin içinde başka bir iş yoksa.
Bu tanıdık izler ve Jack'in tavırları şu ana kadar hiç düşünmediğim bir düşünceyi aklıma getirmişti. Acaba Jack masum muydu? ''Prens J'' başka biri miydi? Jack'ten başka biri... Bu yanıtı bana sadece Jack verebilirdi. Ama asla buna cevap vermezdi. Birini koruyordu. Ama kimi?
Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan Blair'di. İşte buydu. Eğer Jack bana anlatmazsa Blair anlatabilirdi. Bakalım onların ailede J ile başlayan kaç prens vardı? Telefona biraz mutsuz cevap verdim.
Blair' e ağabeyiyle kavga ettiğimi ve bir süre ortalıkta olmayacağımı söyledim. Ama beni bunun için aramamıştı. Jack ile babası kavga etmişti. Ve Jack evden çekip gitmişti. Benim yanıma gelip gelmediğini sormak için aramıştı. Bilmiyorum diyerek telefonu kapattım. İçimde korku zilleri çalıyordu...

BÖLÜM:9 KRAL'I KANDIRMAK MÜMKÜN MÜ?(Jack)

Eve vardığımda annem ve Blair neşeyle konuşuyordu. Babam beni görünce direk odasını işaret etti. Ama ben anneme selam verip öyle yanına gittim. Bana eve geldiğinde neden gittiğimi sordu. Yanıtım hazırdı.'' Avlanmak için'' dedim. Pek inanmışa benzemiyordu. Asıl soruyu sona saklıyordu. ''Şu küçük kız arkadaşın nasıl biri?'' dedi. Blair yine çenesini tutamamıştı. Babama çok beceriksiz bir vampir demekle yetindim. ''Pekala o halde eve geldiğimizde bizimle onu tanıştırmak yerine niye kaçırdın?'' diye sordu. İşte esas soru buydu. Yutkundum. Kendimden emin olmaya çalışarak:''Sizinle tanışmaya hazır değildi. Ve onu o kadar önemsemiyorum.'' dedim. Yemi yutmasını bekledim. Ama bana dönüp sinirli bir şekilde ''Oyunu kes ve küçük insanından kurtul.'' dedi. İnkâr ettim. Oda eve geldiğinde 3 insan kokusu aldığını ikisini yemek olarak kullandıklarını söyledi. Kralı kandırmak tabii ki mümkün değildi. O kısacık anda bile Jenny'nin kokusunu almıştı. Bunun için uygun zaman değil, diyerek evden çıktım. Babam ve annem 2 gün sonra evden ayrılacaktı. Yine bir olayı çözmekle görevliydiler. Ve dönmeleri için bir ay daha gerekliydi. Bu zamanda Jenny'i kaçırıp ikimize de saklanacak bir yer bulabilirdim. Tabii ki itiraz edecekti. Onu hipnoz etmeye kalkışsam karşı koyacaktı. Ve sevdiğim kıza zorla bir şey yaptıramazdım. Ama onsuz da olamazdım. Ve en yapmamam gereken şeyi yaptım. Dan'e telefon ettim. Çeteyi babamlar gittikten sonra toplamasını. Avcıların karargâhına gidip Jenny'i kaçıracağımızı söyledim. Ona tüm hikâyeyi baştan sona anlatıp, Blair'e bir şey söylememesini sıkı sıkı tembihledim. Dan en yakın dostumdu. Çok güvenilirdi. Ama avcılardan nefret etmesi beni endişelendiriyordu. Jenny'i bir şekilde geri kazanacaktım, Bunun için uğrunda kimi feda ettiğimin bir önemi yoktu...



Bölüm 10 a) Pembe Hayaller(Jenny)
Blair’in telefonundan sonra odamın içinde bir o yana bir bu yana sallanıp durdum. Ne yapıyordum ben böyle… Bir vampir için endişeleniyordum. Hem de vampirlerin en güçlüsü, Prens J için. Asıl endişelenmem gereken Jack’in şu anda katlettiği masum insanlar olmalıydı. Babasından hıncını almak için yine masumları kullanacaktı. Buna hiç şüphe yoktu. Yine de Jack’e duyduğum umutsuz aşk ve bana olan iyi davranışları aklımı kurcalıyordu. Kalbim mantığımın önüne geçti. Ve elime telefonu alıp Jack’i aradım. Telefonu açtığında sesinde endişe vardı. Bana onu niye aradığımı sordu. Aslında niye aradığımı ben de bilmiyordum. Aramıştım işte… Ona Blair’in onun için endişelendiğini ve bir an evvel evine dönmesini söyledim. Birden gülmeye başladı ve beklemediğim bir cümle söyledi. ‘’Seni işte bu yüzden seviyorum…’’ Bu ne demekti şimdi? Beni gerçekten seviyor musun? Demek istedim. Ama bunun yerine çabuk evine dön ve babanla konuş diyip telefonu kapattım. Bu telefonun hayatımda bir çok şeyi değiştireceğini hissediyordum. Ama kendimi Jack’in de beni sevdiğini düşünmekten alıkoyamadığım pembe hayallere dalıyordum. Orada ben ve Jack vardık. İkimiz de insandık. Ve çocuklarımızla mutlu bir şekilde yaşıyorduk. Ne güzel olurdu… Vampirlerin ve avcıların olmadığı bir dünya da Jack ve Ben kalsaydık. Sadece iki aşık insan olsaydık. Bunlar asla gerçekleşmeyecek hayallerdi. Bu yüzden kütüphanenin yolunu tuttum. Bakalım Jack’in bilmediğim daha kaç yüzü vardı?
Bölüm 10 b) Savaşa Hazırlık(Jack)
Jenny beni aradığında çok şaşırdım. Zaten yeterince korkum yokmuş gibi beni aniden arayınca başına bir şey geldi sandım. Aşkın bana bunları yaptırması hiç normal değildi. Bir an evvel kendimi toparlamalıydım. Dan birden yanımda bitti. Yüzünden öfke okunuyordu ama kararıma saygı duymaktan başka bir şey de gelmiyordu elinden. Bana evi ayarladığını söyledi. Çeteyi toplayıp kral ve kraliçe gider gitmez Jenny’i kaçıracaktık. Bu biraz zor olacaktı. Vampir karargahına girmek kolay değildi. Bu yüzden en iyi adamlarımı topladım. Sadece özel yeteneğe sahip vampirler karargaha burnu bile kanamadan girebilirdi. Diğer türlüsü biz vampirler için bile acı verici olabilirdi. Avcılar çok güçlüydüler. Ve Jenny’nin ailesi soylu avcılardandı. Kızlarını böyle yetiştirdikleri için de çok gurur duyuyor olmalıydılar. Acaba beni severler miydi? Birden ne saçma düşüncelere daldım. Aklımı başıma alıp eve gitmeliydim. Jenny haklıydı ne olursa olsun kralla yüzleşmeliydim. Eve girdiğimde annem ve Blair bana sarılıp babamın odasına gitmemi söylediler. İçeri girdim. Babam şöminenin önünde oturup bir şeyler düşünüyordu. Kafasını çevirip bana bakmadı bile… Önüne geçip af diledim. Bana kuşkulu gözlerle baktı. Belli ki inanmamıştı. Ama oda bu savaşı daha fazla sürdürmek niyetinde değildi. Bu yüzden gidebilirsin dedi. Odama gidip Jenny ile geçireceğim mutlu yılları hesaplamaya başladım. Tabii ki onu vampire çevirecektim. Beni aradığına göre artık benim için endişeleniyordu. Ve ileride kesinlikle bana aşık olacaktı. Bunun güzel düşüncesiyle rüyalara daldım. Rüyamda deniz kenarında bir evde Jenny ve ben el ele yürüyorduk. Ve arkamızdan bir mavi gözlü şirin bir kız çocuğu geliyordu. Tıpkı annesine benziyordu. Evet evet çocuk annesinin görünüşünü aldığı gibi insanlığını da almıştı. Bu çocuk insandı. Peki orada ne işi vardı? Blair’in sesiyle uyandım. Kral ve Kraliçe ile yemek masasında otururken aklım başka yerlerdeydi. Babam ve annem gidene kadar bir daha onlarla temas kurmamaya karar verdim. Ve avcılarla yapacağımız savaş için hazırlığıma başladım. Savaş çetin geçecekti ve benim buna çok iyi hazırlanmam lazımdı. Ucunda Jenny gibi bir hediyem vardı.
İlk 10 BÖLÜM BURADA BİTMİŞTİR DEVAMI SONRA... 
Yazan:vanicela 

23 Mayıs 2013 Perşembe

Prens Üçlemesi Serisi 1: Çirkinin Aşığı


+18 okuyucular için uygundur!!!
Zengin, hırslı, ve yüzünde yara izleri olan bir kont olan Edward ve  kocası ölünce hayatı mahvolan Anna'nın yolu bir şekilde kesişir. Anna, Edward'ın evinin içindeki  düzeni değiştirirken, aynı zamanda kontu da değiştirmiştir. 
Edward hiç bir kadının kendisine aşık olmayacağından emin olan, bu yüzden sevdiği kadını bile öpmekten korkan biridir. Fakat Anna, ondan daha cesur davranıp Edward kendisini fahişe sanarken onunla beraber olunca, kont artık kendini frenleyemez. Anna ile evlenmek isteyen kontun önce yapması gereken, asi dulu bu evliliğe ikna etmektir.
Kişisel Yorumum:
Kitap cinsel ögelere fazla yer vermeseydi beni daha çok kendine çekebilirdi. Öyle ki bazı sayfaları atlamama neden oldu. Ama içerik olarak süper bir kitaptı. Hep güzeller mi sever? Çirkinlerin sevmeye hakkı yok mu? Bu kitap tüm bunların yanıtını bulduruyor. Birbirine zıt iki karakterin aşık olması tarihi romanların klasiği haline gelmiş bu kitapta da zıtlaşmaları sıkça görüyoruz. Gerçi bunda aşırı küfür edilmişti. Yine de sonunda Anna hak ettiği yere ulaştı. Bebeklerinin olmayacağını düşünerek evlenmek istememesine rağmen evlenince bebekleri olduğunda ben Anna'dan çok sevindim. Abartılı fantezileri saymazsak, gördüğüm en aşık erkek karakteri bu kitaptakiydi. Bizi sinir eden kadınları ağlatıp, peşlerinden koşturan zampara erkek tiplemesi yerine aşkına sahip çıkan ve sonuna kadar onu koruyan bir karakterdi EDWARD.
Not: Kitabın asıl adı The Raven Prince'dir. Yani Kuzgun Prens. Bu da diğer eleştiri noktam oldu. Prens üçlemesinin asıl mantığı adlarda gizli. Her kitapta ayrı bir prens adı verilmiş. Ama orjinal başlıklar diğer kitaplarda da kullanılmamış.
Puanım:8


Işık Tanrıçası - Tanrıça Serisi 3. Kitap


Açıklama :
MİTOLOJİ VE AŞK DOLU YEPYENİ BİR TANRIÇA SERİSİ ROMANI Dekoratör Pamela Gray aşk arayışından vazgeçmek üzeredir. Bencil adamlarla uğraşmaktan bıkıp usanmıştır. Artık tanrı gibi birisine âşık olmak istiyordur. Bu isteğini dillendirirken farkında olmadan çağırdığı Tanrıça Artemis ise onun için çok farklı planlar yapar. İkiz kardeşler Apollon ve Artemis, artık kendilerine değer verilmeyen bir dünyaya, Las Vegas Krallığına gönderilir. Artemisin bu dünyada aklına gelebilecek en son şey, bir ölümlünün dileğini yerine getirmektir ama sonunda bu dileği gerçekleştirebilmek için erkek kardeşinin yardımına ihtiyaç duyar. Yalnız bir kadına aşkı yeniden tattırmak için yakışıklı ve çekici Işık Tanrısından daha iyisi de yoktur. Fakat Apollon, topuklu ayakkabılarının üzerinde etrafı ateş gibi yakan bu ölümlü kadın için tam olarak hazır değildir. Pamela bir ölümlü olmasına rağmen bir tanrıça ruhu taşımaktadır fakat hayatın kumardan ibaret olduğu Günah Şehrinde, tüm korkularından arınıp yeniden âşık olma cesaretini gösterebilecek midir? Çılgın bir macera. All About Romance Duygusal, komik, erotik. The Best Reviews
Kişisel Yorumum:
İkinci kitabı okuduktan sonra merakla Apollon'u bekliyordum. Yazar, Deniz Tanrıçasında yakalayamadığı hisleri Bahar Tanrıçası ve Işık Tanrıçasında fazlasıyla yakalamış. Bu kitapta Apollon'un kardeşi Artemis'i görmek onun kitabını da okuma isteği uyandırdı ben de. Şımarık tanrıçamızın  büyüdüğünü görmek isterim. Işık Tanrıçası aynı zamanda benim iki kitaptır şikayet ettiğim ad olayını çözmüş. Gerçekten de Işık Tanrısının eşinden bahsediyor. Pamela çok güçlü, dediğim dedik bir karakterdi. Apollon'a kök söktürdü. Başta tanrı gibi birine aşık olmak isterken ciddi değildi. Olunca korkması çok doğaldı. Kim bir tanrıyla birlikte olmak istemez ki mantığı bana göre değil. Pamela'da benim kafadan çıktı. Çok ürkütücü olurdu. Haliyle o da ilk öğrendiğinde korktu. Bundan kaçınmanın yollarını aradı. Sonunda kaderine razı oldu. Şu ana kadarki en güzel final bu kitabındı. Diğer kitaplarda fedakarlık edenler hep bayanlardı. Ama bunun sonunda Apollon'un yaptığını yapan bir erkek zor bulunur. Pamela başından beri bencil olduğunu ve hiç kimse için kurallarından taviz vermeyeceğini belirttiğinden ikilimiz için pekte seçenek yoktu.  Apollon'un ne yaptığını yazıp ta spo vermeyeceğim. Okuyun görün. Ama şunu söyleyeyim çok şaşıracaksınız. Normalde kitapların sonunu tahmin ederim. Fakat bu  kitapta kadından beklediğim fedakarlığı erkek karakter yapınca baya şaşırdım. Ayrıca kitapta ikinci kitabın kahramanları Lina ve Hades'i az da olsa göreceksiniz. Zaten onlar olmasa Apollon istediğine ulaşamazdı. Belki bu ip ucu biraz işinize yaramıştır.
Puanım:
10

The Notorious Gentlemen 2:Hep Seni Bekledim

İlk kitaptan adını duyduğumuz Yarbay Phineas'ın hikayesiyle serimiz devam ediyor. Phin, 17 yaşındayken, ağabeyinin sakat kalmasına sebep olduktan sonra evini terk etmiş ve orduya katılmıştır. 10 yıl boyunca da evine geri dönmemiştir. Fakat kız kardeşi Beth bir mektup yollayıp, ağabeylerinin ölüm döşeğinde olduğunu söyleyince Phin, yıllardır kaçtığı yere, evine geri döner. Lakin hiçbir şey bıraktığı gibi kalmamıştır. Ve kız kardeşi Phin'e yalan söylemiştir. Onu gerçekte neden çağırdığını Phin'e anlatmasa da yarbay bir şeylerden şüphelenir ve kalmaya karar verir. Burada yıllar önce terk edip gittiği en yakın dostu Alyse ile yeniden karşılaşır. Ama yıllar genç kadına acımasız davranmıştır, Anne ve babasını kaybeden Alyse şimdi kötü halasına refakatçilik eden bir hizmetçiye dönmüştür. Dahası sevdiği adam tarafından küçük düşürülüp sosyetenin gözdesi olmaktan çıkmıştır. Doğunun incisi şu anda bir hizmetçidir. Ve ona yaklaşan herkese karşı temkinlidir. 
Bu temkinli hali yıllardır sevdiği Phin'i görünce değişmiştir. Phin eskiden olduğu gibi Alyse'in kalbine yerleşmiştir. İkilimiz birbirlerine yardım etmeye karar verirler. Ama Phin'in Alyse'den sakladığı bir sırrı vardır. O da gündüzleri bir asker olan kahramanımızın geceleri herkesin korktuğu hırsız Fransız olmasıdır. Alyse Fransız'ın Phin olduğunu bilmeden bu tehlikeli hırsızdan etkilenmiştir. Peki gerçekleri öğrenirse neler olacaktır?

Kişisel Yorumum:
İlk kitabın berbat çevirisine karşılık bu kitap çok akıcı bir çeviriyle çevrilmişti. Kitabı 2 günde bitirmeyi hedeflerken konusu beni o kadar sardı ki yine dayanamayıp sabahladım ve kitabı bitirdim. Bir kere Phin, Sullivan'ın tam tersi bir karakter. Aşkına sahip çıkan, aşık olduğu kadını başkasına vermeyi düşünmeyen biri. Ayrıca karakterlerimiz birbirlerini uzun zamandır tanıyan iki eski dost. Tabii bir zamanlar bu dostluktan öte şeyler de hissetmişler. Lakin bunları birbirlerine açıklayamamışlar. Daha önce yaşayamadıkları aşkı yaşamaları çok etkileyiciydi. Ayrıca bu kızın kuzenine ilk anda sinir oldum. Sonunda da Phin'in ona yumuşak davrandığını düşünüyorum. Kitabın sonlarına doğru diğer karakterlerimiz. Sullivan ve Bram devreye girince hikaye oldukça renklendi. Phin'de Sullivan gibi ailesel problemleri yüzünden başta aşkını tam yaşayamasa da, Sullivan'ın aksine Alyse ile evlenmek için neredeyse yalvarmak zorunda kaldı. Ve onu yeniden terk etmeyi asla düşünmedi. Yine de kitapta bir şey eksik geldi bana. Mesela kardeşlerini düşündüğü kadar Alyse ve ilişkisini düşünmedi. Kendisini tehlikeye attı. Kitapta sevmediğim tek yan buydu. Alyse'i çok sevse de onun başını belaya sokmasını yanlış buldum. Ayrıca şunu da belirteyim bu seri de birinci kitabı  ya da üçüncüsünü okumanız şart değil. Karakterler birbirleriyle arkadaş ama hikayeler tamamen farklı. ''The Notorious Gentlemen'' yani ''Nam salmış centilmenlerin'' üçüncü kitabı da umarım ikinci kitabı gibi güzeldir.

Puanım:8





22 Mayıs 2013 Çarşamba

The Notorious Gentlemen 1: Bir Öpücükle Başladı Her Şey


Konusu bir markinin gayrımeşru oğlu olan Sullivan evinden uzaktayken annesi ölür. Annesi bir ressamdır. Annesi ölünce, babası annesinin tablolarını tanıdıklarına dağıtır. Bunun üzerine Sullivan yasal olarak tabloları alamayacağını düşünerek hırsızlık yaparak onları geri almaya karar verir. Gündüzleri at yetiştiricisi, geceleri ise soyluların evine giren bir hırsızdır. Bu evlerden biri de baş karakterimiz Isabel'in evidir. Sullivan, yakalanınca Isabel'in aklını karıştırmak için onu öper. Fakat kızımız maskesini çıkartıp yüzünü görünce Sullivan çaresizce Isabel'in isteklerine boyun eğmek zorunda kalır. Isabel, Sullivan'ın sırlarını öğrenmek ve onu hırsızlık yapmaktan uzak tutmak için yanında çalışmasını ister. Böylece Sullivan, Isabel'e at binmeyi öğretmek amacıyla emri altında çalışmaya başlar. Bu arada birbirlerine aşık olurlar. Ama sınıf farklılıklarından dolayı aralarına engeller girer. Yine de sonunda kavuşurlar. 

Kişisel Yorumum:
Öncelikle gördüğüm en kötü Türkçe çeviriydi. Dizi ve film çevirileri yaptığım için, kitaplardaki çevirilerin düzgün olmasına çok önem veriyorum. Olmayınca okuyamıyorum. Bu kitapta maalesef çeviri kurbanı oldu. Bir sürü yeri atlamak zorunda kaldım. Cümlenin başı var, sonu yok. Okumamış mı çeviren nedir? İngilizce biliyorsanız, İngilizce okuyun derim. Çeviri vasat ama kitap harika mı? Tabii ki değildi. Çok sıkıldım. Sıradan bir konu olmasını geçtim, Judith'in gözü kara, sevdiği zaman dünyayı gözü görmeyen erkek karakterlerinin yanında, bu Sullivan ezik, kendine güveni olmayan, bencil, acınası bir karakterdi. Kızı sevdiği halde ve üstelik kızla yattığı halde evlenmeyi düşünmedi. Başkasıyla evlenir diye düşündü. Kızın gözü unvan da ya da para da değildi. Yine de Sullivan bunu anlayamadı. Kızı sevdiği için uzak durduğunu söylese de asıl neden kendine güvenmemesiydi. Eğer kızı sevdiği için ondan uzak duruyorsa, onu sevdiğinden hırsızlığı bırakabilirdi. Bunu da yapmadı. Sonuna kadar korkak gibi davrandı. Babası en sonunda onu kabul edince verdiği tepki beklediğim bir tepkiydi. Ama o ana kadar gerçekleri görememesine baya sinir oldum. Muhteşem bir kadın karakterimiz vardı. Ona bu ezik adam hiç olmamış. Sizler de benim gibi güçlü ve aşkına sahip çıkan erkeklerden hoşlanıyorsanız Sullivan size hitap etmeyecek. Bu kitap bir seriymiş. İlk kitabı bu. Sonraki kitaplarda göreceğimiz karakterler bu kitapta az da olsa tanıtılmıştı. Umarım onların çevirisi de, bu kadar kötü olmaz.

Puanım:4

12 Mayıs 2013 Pazar

Bahar Tanrıçası - Tanrıça Serisi 2. Kitap





Tanrıça Serisi’nin İkinci Kitabı

BÜTÜN KADINLAR!: İÇİNİZDEKİ TANRIÇAYI KUCAKLAMANIN ZAMANI GELDİ!

Her şey Lina’nın çaresiz bir anında sihirli bir yemek kitabına rastlamasıyla başlar. Kızıyla başı dertte olan bir tanrıça, soğukluğuyla ve kabalığıyla ün salmış, ama aslında aşka susamış bir tanrı ve dünyasına baharı getirerek sorunlarını çözecek olan genç bir tanrıçayla tanışmasıyla hayatı baştan aşağı değişir.

Ruhunu Bahar Tanrıçası Persephone’ninkiyle değiştirmesi teklif edilen Lina, huzursuz ruhlarla çalkalanan Ölüler Diyarı’nı düzene sokabilecek midir?
Peki ya, büyüleyici güzellikteki Persephone’nin bedenine hapsolan ruhu, yakışıklı esmer Hades’e kapıldığında bu karmaşanın içinden çıkabilecek midir?
Tanrıça Serisi’nde P.C. Cast antik mitoloji ve efsaneleri, onlara seksi, modern bir yön vererek günümüz dünyasına uyarlıyor.
“Romansla birlikte servis edilmiş fanteziye doyamayan okurlar için gerçek bir ziyafet. Mitoloji hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı!”

-Romance Reviews Today

“Büyüleyici… Sevimli.”
-The Romance Readers Connection
“Her zamanki gibi, mizah ve ateşli seks bir arada.”
-Affaire de Coeur

Kişisel Yorumum
Deniz Tanrıçasını hiç beğenmeyen ben ''Bahar Tanrıçasına'' bayıldım. Kesinlikle okunması gereken bir kitap. Hades ve Lina ikilisinin atışmaları, Lina'nın bir tanrıça gururuna sahip olması süperdi. Gururlu, kendinden emin ve güçlü kadın karakterleri çok sevdiğim için Bahar Tanrıçası Lina tam benlikti. Hades başta ruha aşığım dese de Lina'nın Persephone halindeki bedeninden de baya bir etkilenmişti. Yalan atmasın şimdi. Ama sonunda Persephone bunu çok güzel bir şekilde test etti. Bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Adı Bahar Tanrıçası ama yine konumuz gerçek Bahar Tanrıçası değil, onun bedenini kullanan ölümlü Lina ve Ölülerin Efendisi Hades'in aşkı. Bu yüzden adı Ölüm Tanrıçası olabilirdi diye düşünüyorum. Yine de ben çok beğenerek okudum. Umarım sizlerde beğenerek okursunuz. Not:+18lik bir kitaptır. Gece Evine aldanıp ta yanılmayın.
Puanım:10
1.KİTAP
3.KİTAP


8 Mayıs 2013 Çarşamba

Vampir Akademisi 6: Son Fedakarlık

Kitap Özeti
CİNAYET. AŞK. KISKANÇLIK. VE SON BİR SEÇİM. ÖLÜM MÜ, AŞK MI?

Rose Hathaway oyunu her zaman kendi kurallarıyla oynamıştı. En yakın arkadaşı ve yaşayan son Dragomir Prensesi Lissayla St. Vladimir Akademisinden kaçarak kuralları çiğnemişti. Büyüleyici öğretmeni Dimitriye aşık olarak kuralları çiğnemişti. Moroi dünyasının lideri, Kraliçe Tatianaya karşı gelme cesaretini göstererek, gelecek dampir nesillerini korumak adına hayatını ve saygınlığını riske atmaktan çekinmemişti. Ancak bu kez kanun, pençesini Rosea geçirdi. Hem de işlemediği bir suç için. Üstelik cezasının infazını önleyebilecek bir tek kişi var ve Rose onu bulmak için hem Dimitrinin hem de Adrianın yardımına muhtaç. Ama zamanı azalıyor. Ölüler dünyası onu tüm gücüyle geri isterken Roseun şansı gitgide zayıflıyor. Esas önemli soru şu; tüm hayatınızı başkalarını kurtarmaya adamışsanız sizin hayatınızı kim kurtarabilir Rose, Dimitri, Adrian ve Lissayı yalnız bırakmayın.
Spoiler:
6. kitapta Rose'u hapisten kurtarma çabaları ve Lissa'nın kayıp kardeşini bulma girişimiyle sürüyor. Ve... Rose ile Dimitri yeniden beraber oluyor. Olan Adrian'a oluyor. Sonu Lissa'nın kraliçe olup Christian ile mutlu olması, Rose'un da Dimitri'ye kavuşmasıyla bitiyor. Ama seri Kan Bağı adlı yan seriyle devam etmekte. 
Bu sefer başrol de Adrian ve Sdyney  var.
Kişisel Yorumum:
Adrian'a özel bir seri yazılmasına çok sevindim. Hak etmişti. Rose'u unutsun Sdyney ile mutlu olsun. Nasıl olsa simyacımız artık vampirlerin hepsinden nefret etmiyor. Rose ve Dimitri'nin yeniden birleşmesine çok sevindim. Favori çiftimdi ikisi. Lissa ve Christian bir elmanın iki yarısı gibiler sonunda da öyle oldular. Çok güzel bir son olmuş. Bu serinin yazarı mutlu sonları seven bir yazar. Diğer seride de bizleri mutlu edecektir. 

Vampir Akademisi 5: Ruh Bağı

Kitap Özeti
AŞKA HER ZAMAN GÜVENDİ

ÖLÜMLERDEN ÖLÜM BEĞENDİ
Rose'un önünde iki seçenek vardı. Ya ölecek, ya öldürecekti. Kalbinin sesini dinledi ve yanlışı seçti. 
Rose, önce Dimitri'nin doğduğu topraklara, Sibiryaya, uzun ve talihsizliklerle dolu bir yolculuk yaptı. Ardından St. Vladimir Akademisine döndü. Böylece en yakın arkadaşı Lissa'ya da kavuşmuş olacaktı. Ama Roseun kalbi halen Dimitri için atıyor ve sevdiği adamın bir yerlerde, hayatta olduğunu biliyordu. Eline bir şans geçmişti oysa...
Fakat onu öldürememişti. Yapamamıştı. 
Şimdi en korkunç kabusu gerçeğe dönüşmek üzere pusuda bekliyordu. Dimitri kanını tatmıştı ve susuzluğu her geçen dakika biraz daha artıyordu. Dimitri, Roseun peşindeydi. 
Ölümüne bir kovalamaca! Nefes kesen bir karşılaşma! 
Michiganda doğan Mead, şu anda Washingtonda yaşıyor. Roman dünyasına dalmadan önce birkaç iş denedi elbette. Ama yazarlıkta karar kıldı. Farklı alanlarda aldığı eğitimin ve iş deneyimlerinin kendisini zenginleştirdiğini düşünüyor. 
Tüm zamanını Vampir Akademisi ile diğer serilerini yazarak geçiriyor.

Spoiler
5. kitapta Rose ve Adrian ile sevgili oluyor. Ve Lissa sayesinde Dimitri yeniden dampire dönüyor. Ama kraliçe ölüyor ve suçlu Rose olarak görülüyor. Bunun üzerine kızımız hapse atılıyor.

Kişisel Yorumum:
Rose çok şımarık, sorumsuz ve dengesiz bir karakter. Cesur ve atılgan olması tek iyi yönü. Adrian'ı kullanıp Dimitri düzelir düzelmez soluğu onun yanında almasına sinir oldum. Dimitri'nin kendine acıması da beni delirten bir diğer faktör oldu. Adrian zavallım ne suçu varki Rose'u sevmekten başka? Çok sinir olsam da Dimitri ve Rose'u tutan biri olduğum için onların adına sevindim. Tek kızdığım yer Rose'du. İkisini birden parmağında oynatan şımarık karakterimiz. Sonunda ikisinde olsun da aklı başına gelsin.
Puanım:9

Vampir Akademisi 4 Kan Sözü

Kitap Özeti
Rose Hathawayin hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. 
Kısa süre önce St. Vladimir Akademisine düzenlenen saldırı, Moroi dünyasını sarsmıştı. Vampirlerin birçoğu ölmüştü. Fakat Strigoilar tarafından götürülen birkaç kurbanın yazgısı daha karanlıktı. 

Rose içinse bir kurban çok önemliydi. Dimitri Belikov. Dimitri! 
Şimdi Rose, yüzlerce Strigoi öldürdüğünü gösteren bir dövme taşıyordu ensesinde. Hem de çok nadir bulunan bir dövme. 
Rose seçim yapmak zorundaydı. En iyi arkadaşı ve hayatta kalan son Dragomir prensesi Lissayı korumak için ettiği yemini tutacak ya da Akademiden ayrılarak sevdiği adamın peşine düşecekti. Aşkla ve tek başına! Dimitriye verdiği sözü tutmak için dünyanın öbür ucuna bile gidebilirdi. Ancak cevabı kan kokan bir soru Roseun peşini bırakmıyordu. Dimitri kurtarılmayı isteyecek miydi?
Eyvah! İşler karıştı. Rose bu yükün altından kalkabilecek mi Dimitriyi öldürmeyi başarabilecek mi?  
Yoksa kapısına kadar gelen sonsuz aşka mı kapılacak?
Spoiler 
4. kitapta 3. kitabın bittiği yerden başlıyor. Rose en sevdiği arkadaşı Lissa'dan ayrılıyor. Ve Dimitri'yi öldürmek üzere yola çıkıyor. Dimitri'nin ailesinin evine gidiyor. Orada Dimitri'nin büyükannesi onu kovunca düşüyor yine yollara bu kitapta sevimli kız Sdyney ile tanışıyoruz. O bir simyacı ve vampirlerle dampirlerden nefret ediyor. Yine de Rose'u seviyor. Rose, Dimitri'yi öldürmeye gidiyor ama aşkı galip gelince başaramıyor. Ama bu seferde Dimitri, Rose'u kaçırıyor ve onu kendisi gibi yapmak istiyor. 
Kişisel Yorumum
 Baya romantik sahneler vardı. Dimitri strigoi olmasına rağmen Rose'a aşıktı. Fakat Rose, Lissa'nın başının belada olduğunu görünce bizim Dimitri'yi kazıklayıp, akademiye geri döndü. Tam hayatının aşkının ölümünden dolayı acı çekerken bir mektup aldığında ben tamam dedim Dimitri'den. Tahminimde haklıydım. Tabii ki mektup Dimitri'den gelmişti..  Ve bu sefer o Rose'un peşine düştü hem de onunla beraber olmak için değil, Rose'u öldürmek için. 5. kitap için sabırsızlanıyorum.