-->

10 Kasım 2013 Pazar

Ateş Serisi 1: Karanlık Ateş


Bu seriyi okuyalı baya olmasına rağmen tanıtımını yeni  yapıyorum. Geçenlerde yeni  kitabını görünce seriyi tanıtmak aklıma geldi. Konuyu daha fazla uzatmadan tanıtıma başlayayım. Bu kitap şu ana kadarki fantastik kitap türlerinin birleşim noktası gibi diyebilirim. İçinde her şey var. Kitabın başında da bir sözlük çıkıyor karşımıza. Sözlükte kitabın içindeki varlıklara verilen adlarla ilgili bilgiler verilmiş. Kızımız Mac, sarışın, zeki ve çok güzel bir kız. Kısacası bizim Gossip Girl kızı Serena'yı hatırlattı bana. Yana Serena'nın resmini de ekledim. Neyse kızımız kız kardeşi ölünce Dublin'e gider. Amacı kardeşinin katilini ve niye öldüğünü bulmaktır. Ama kendisini bir sürü fantastik olay dizisinin içinde buluverir. Her şey kızımızın bir kitap dükkanı sahibi olan Barrons ile tanışmasıyla başlar. Barrons, Mac'e gitmesi için yalvarsa da inatçı kız gitmez. Sonradan Mac Sidhe kahini diye bir şey olduğunu öğrenir. Bunun ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken ablasının ölmeden önce ona söylediği Şi-sa-du'nun ne olduğunu da bulmaya çalışır. Mac sonunda sidhe kahininin Fae diye bir alemin yaratıklarını gören kişiler olduğunu öğrenir. Bu alemdekilerde iyiler ve kötüler diye ikiye ayrılmaktadır. Tahmin ettiğiniz gibi kahramanımız hep kötüleri bulur. Üstelik Barrons'ta kızımızı Sinsar Dubh'u bulması için kullanır. Bu Sinsar Dubh aslında kızımızın aradığı şeydir. Bu yüzden ikilimiz sürekli atışırlar. Fae aleminden bir de Prens Vale kızımıza abayı yakınca işler iyice karışır. Kitabın sonunda Barrons'un kızımıza verdiği değeri görmüş oluyorsunuz. Ben hep ilgisiz sanırken meğer seviyormuş kızı. Kitaptaki en can alıcı nokta ise ablasının katilini tanıyor olması. Bu katil beni çok üzdü. Sizi de üzmez umarım.


Kişisel Yorumum:
Hem sazlı hem sözlü anlattığım için söyleyecek pek bir şeyim yok aslında. Bu seriyi herkes övünce başlamıştım. Ama ayılıp bayıldığımı söyleyemem. Barrons'un kızı ezmeye ve kullanmaya çalışmaları, Mac'in kaprisleri, burnunun dikine gitmesi falan beni deli etti. Tek Prens V'yi sevdim. Ayrıca o Barrons ne çıkacak kardeşim Fae aleminin en büyük kralı falan mı çıkacak acaba? Sırf Barrons'un ne çıkacağını öğrenmek için seriye devam etme kararı aldım. 
Puanım:6

The Chief Highland Guard Serisi: 1 İki Ateş Arasında

Tor Macleod İskoçya ve İngiltere arasında çıkan savaşta taraf olmak istememektedir. Ama Bay Fraser güzeller güzeli kızı Christina'yı yatağına yolladığında, dahası Tor onun bekaretini aldığında çoktan tarafını seçmiştir. Tor, bu kızdan ilk gördüğü anda etkilenmesine rağmen kızla evlenmesinin taraf tutma olduğunu bildiğinden onu aklından çıkarmaya çalışmıştır. Sonunda kendisini onunla birlikte yatakta bulduğunda ise iş işten geçmiştir. Buna öfkelenen Tor, bu evliliği reddeder. Ama sonunda ona verilen diğer sözlerden dolayı kızı kabul eder. Tor kralın askerlerini yetiştirecek ve güzel Christina'ya sahip olacaktır. Ona kalbini asla ve asla vermeyecektir. Bunu hesaplamasına rağmen kendini karısına aşık halde bulur. Üstelik Christina'nın yaptığı bir hata Tor'u iki ateş arasında bırakır. Tor kaldığı bu ikilemden yara almadan çıkabilecek midir?
Kişisel Yorumum:
Bana yazarın diğer kitabı Asi'yi hatırlattı. Zaten bu yazar gerçek karakterleri kullandığı için tarihi kitapları okumayı daha zevkli hale getiriyor. Ama her zamanki gibi kendisini o dönem karakterlerinin duygularına bırakan yazarımız yine kızları hor gören kaba savaşçılarla karşımıza çıkıyor. Bu adamlar her şeyde çok iyiler. Ama iş aşka geldiğinde tam bir aptala dönüşüyorlar. Karılarına aşık olduklarını ne yazık ki onları kaybettiklerinde anlıyorlar. Başlarda eşlerine kaba davranan savaşçılarımız aşık oldukları anda tapılası yaratıklar oluyorlar. Bu kitap Asi'nin muhteşem derinliğine sahiptir. Okuyun derim.
Puanım:9

Kan Bağı Serisi: 3 Mavi Büyü

Kan Bağı Serisinin şimdiye kadar çıkan en güzel kitabı bana göre buydu. Yazar beni şaşırtmayıp yine aşkı yaşamayı 3. kitaba saklamıştı. Sizi daha fazla bekletmeden kitabımızı tanıtmak istiyorum. Kitap 2. kitabın bittiği yerden başlıyor. Sydney, Adrian'a olan duyguları karışık bir halde dolanıp dururken bir de Sonya'nın düğününe gitmek için bindiği uçakta Adrian ile yan yana oturmak zorunda kalır. Adrian bunu tesadüf gibi gösterse de biz tesadüf olmadığını biliriz. Adrian artık Sydney'e olan aşkını kabullenmiştir. Ama Rose da yaptığı hataları Sydney'de yapmaz. Gerçi çekilip onu duygularıyla baş başa bırakmak yerine hep saldırmayı tercih eder. Öte yandan Veronica adlı bir cadı büyü yeteneği olan kızlara zarar verip onların güzelliğini çalıyordur. Bu cadı Sydney'in öğretmeninin ablasıdır aynı zamanda. Öğretmenini kırmayan kahramanımız Adrian ile diğer kızları uyarmak için yollara düşer bu sırada birbirlerine de yakınlaşırlar. Ama araya Marcus adlı eski bir simyacının girmesiyle ikilimizin arası azıcık açılır. Marcus yakışıklı ve asi bir eski simyacıdır. Altın zambak dövmesini kırmış onun yerine mavi bir dövme yaptırmış ve simyacılardan ayrılmıştır. Kitap boyu Sydney'i kendi yanına çekmeye çalışır ama başaramaz. Sydney kalbinin sesini dinler ve Vampir Akademisinden beri dua ettiğim gibi Adrian da sonunda sevilir ve mutlu olur. Tabii ki her güzel şeyin bir sonu vardır. Ve Sydney odasına döndüğü anda kız kardeşi Zoe'nun da bir simyacı olduğunu öğrenir. Dahası Zoe artık Sydney ile görev yapacaktır. 
Kişisel Yorumum:
Sonunda Adrian'ın aşkı için mücadele etme yönünü görüyoruz. Karşımızda daha büyümüş bir Adrian, kararlı, pes etmeyen bir erkek var artık. Sydney gördüğüm en sert kadın karakter. Ama düğünde yumuşuyor hatta Rose bile onların birbirlerine ait olduklarını düşündüğünü söylüyor. Bilirsiniz Rose imkansız aşkların kızıdır. Sydney burnunun dikine gitse de bundan sonraki tavırlarını çok merak ediyorum. Adrian ile ilişkisini bakalım nasıl saklamayı başaracak? Belki Zoe'da bir moroi ya da dampire aşık olur. Bu arada Jill Ve Eddie aşkının sonuçlanacağını hissediyorum. Angeline sonunda gerçek aşkını buldu. Kimliğini söylemeyeceğim sürprizi kaçmasın. Kısacası yorumum tamamen olumlu yönde kitabı okumalısınız :D
Ve yorumumu kitaptan en sevdiğim yerden alıntı yaparak bitiriyorum. Adrian'dan: "Sen onun kadar kayıp bir vaka değilsin. Yani Rose konusunda, onun Rus bir komutana olan destansı aşkını aşmak zorundaydım. Oysa seninle tek sorunumuz, türlerimiz arasındaki birkaç yüzyıllık ön yargılar. Benim için çocuk oyuncağı!"
Puanım:9
1. KİTAP
2. KİTAP

Royal House of Shadows Serisi 1: Kara Gönülçelen

Bu kitabı tanıtmaya başlamadan önce yazarına hayran olduğumu söylemek istiyorum. Yazarın diğer serisi olan Karanlığın Efendilerine de hayrandım. Buna da hayran kaldım. Yazarımız mitolojik karakterlere kafayı taksa da eski zamanlarda yaşayan erkekleri günümüz erkek karakterlerinden daha romantik yazmayı iyi biliyor. Yorumlarımla kendimi daha fazla kaybetmeden hemen kitabı tanıtmaya başlayayım. Bu seri 4 kitaptan oluşmakta ve ilk kitabımız en büyük kardeşi anlatan "Kara Gönülçelen." Kara Gönülçelen, Elden krallığının varisi prens Nicolai'nin lakabı. Elden krallığının kralı ve kraliçesi öldürülünce krallığın 4 varisi başka yerlere gönderilir. Ama babaları ölmeden önce hepsinin içine nefreti ve öç alma tutkusunu işler. Bu görev en büyükleri olan Nicolai'ya düşer. Nicolai bir vampirdir. Ve Elden'in en güçlüsüdür. Fakat bir büyü sonucu hafızası silinmiş ve iki cadı kardeşin seks kölesine dönüştürülmüştür. İşte o tam böyle umutsuz bir anında yaptığı büyüyle günümüz dünyasında yaşayan bilim kadını olan Jane Parker'ı kendi dünyasına çekmeyi başarır. Nicolai kendisini tutsak eden Prenses Odet'in yerine Jane'i getirir. Delfinalılar Jane'yi prensesleri olarak görse de, Jane ve Nicolai gerçeği bilmektedir. İkilimiz birlikte kaçmayı başarırlar. Bu uğurda birbirlerine aşık olurlar. Ve niye Jane'nin seçilmiş olduğunu öğrenirler. Kitabımızın sonunda aile olma yolunda kahramanlarımızı bırakıp, sonraki kitabı iple çekerken buluruz kendimizi.
Kişisel Yorumum:
Bu kadın insanı aşka aşık etmeyi cidden çok iyi biliyor. Nicolai vampir de olsa kabulüm dedim okurken. Zaten, Jane'i kendime çok yakın hissettim. Her ne kadar ben laboratuvarda kuantumla ilgilenmesem de ona benzer şeyler inceliyorum :D Ama kendimi tarihi bir romanın içinde kaybetmekte istemem. Sonunda kraliçe olacak olsam da ben netsiz yaşayamam. Benim aksime Jane çok rahat ortama ayak uydurdu. Sürekli geleceğe dönerse Nicolai'siz ne yapacağını düşünse de, gayet aşık bir kadındı. Jane, aşktan korkmuyordu, sevgilisini kaybetmekten korkuyordu. Bu da diğer tarihi romanlardaki ay bana ne oluyor tavırlı ergen kızlardan ayırıyordu kahramanımızı. Tabi Jane vampirleri yıllarca incelemiş, hatta birinden lanet bile almış bir karakterdi. Bu lanet yüzünden Nicolai'yi kaybetme noktasına gelmişti. Ama... Sonunda mantığın ve bilimin gücüyle sevdiceğinin yanına dönmüştü.  Ve Nicolai, süper aşık, korumacı, romantik ne desem bilemiyorum ona. Aynı Maddox gibi çabuk öfkelenen ama iş sevgilisine gelince köpükten bile yumuşak olan birine dönüşen bir erkekti. Ayrıca sıradan tarihi romanlardaki erkek karakterleri gibi kadındır anlamaz demek yerine, Jane'nin zekasına hep saygı duyması benim için artıydı. Kısacası bu kitabı okuyun derim.
Puanım: 10


Selection Serisi 1: Beni Seç

Kitabımızın konusu kısaca şöyle: 
Illéa diye bir ülkenin prensi, prensesini seçmek için tüm ülkede güzel kızların katılacağı bir yarışma düzenletir. Bu yarışın ön elemesinin sonucunda saraya otuz beş kız alınacaktır. Onlarda tek kız kalana kadar bir yarışın içine  sürüklenecektir. Takdir edersiniz ki baş karakterimiz de bu kızlardan biri. Ama diğer kızların aksine America seçime katılmak istememektedir. Bunun en önemli sebebi de altıncı sınıflardan bir sevgilisi olmasıdır. Fakat sonunda sevgilisi Aspen onu zorla bu seçime katılmaya ikna eder. America hem annesinin ısrarından kurtulmak hem de Aspen için bu yarışa başvuru yapmayı kabul eder. America, sevgilisi ile evlenip sınıf farklılığını aşmanın bir yolunu bulmayı düşünürken, Aspen onu terk eder. America tam bu aşk acısıyla boğuşurken seçimin sonuçları açıklanır. Kazanacağını düşünmemesine rağmen kızımız seçilmiştir. 
Ve sadece ailesini rahat ettirmek için saraya girer. Burada onu engellemek isteyen sürüsüyle kızla mücadele eder. Ama doğallığı sayesinde Prens Maxon'ın ilgisini çekmeyi başarır. Önceleri Maxon'u en yakın arkadaşı gibi gören America prensin kendisinden hoşlandığını itiraf etmesiyle birlikte ona karşı başka duygular beslemeye başlar. Ama bunun ne olduğuna karar veremez. Tam bu anda kızımızın sevgilisi Aspen'de saraya muhafız olarak atanır. Aspen artık bir altıncı sınıf değil ikinci sınıftır. Yani America onu seçerse annesi bile bu evliliğe izin verecektir. Lakin gelin görün ki kızımız ne Aspen'i ne de prensi seçmemiştir. America artık seçimin kendisinde olduğunu fark eden ve seçimi kazanmak isteyen bir elittir. Çünkü 35 kızdan geriye sadece altı kız kalmıştır. Ve bunlardan sadece biri prenses olacaktır.  
Kişisel Yorumum :

Bu kitaptaki sınıf farklılığı aynı "Açlık Oyunları" serisine benzetilmiş ve konusu da aşağı yukarı aynı. Onda hayatta kalan kazanır. Bunda ise prenses olur. Bu nedenle içinde ölüm olmasa bile türlü entrikalar olan bir kitap. Kitapta kendilerine "Asiler" denilen bir grup var bunlar da Kuzey ve Güney diye ikiye ayrılıyor. Prens'e göre Güneyler katil ve aradıkları bir şey var. Tabii bu teorisini ispatlayamadığından elinden bir şey gelmiyor. Kitapta o kadar şey varken asilere ne gerek vardı anlayamadım doğrusu. Zaten hayatımda gördüğüm en karaktersiz karakterler bu kitapta mevcuttu. Bu kanıya nereden vardığımı anlatmak için yorumlarıma Aspen ile başlamak istiyorum. Ezik mi ezik, kadın bana değil ben kadına bakarım mantıklı bir maço, ama umutsuz bir aşıktır kendileri. Kızı o kadar severken sınıf farkından ötürü elinden kaçırmıştır. Yazık diyecekseniz demeyin ben demedim. Çok sinir oldum başlarda Aspen'e. Sonlarda da "kendi düşen ağlamaz" dedim. Şimdi Aspen fanları diyecekler ki Aspen ezik te Maxon çok mu iyiydi? "HAYIR" diyorum. Aslında kitabın ortalarında Maxon'ın America'yı ilk öptüğü ana kadar Maxon'a aşık olmuştum. Bu kadar romantik, iyi niyetli biri olamaz diyordum ki olamazmış zaten. Ben onu sadece America ile ilgilenen biri sanırken adam çapkına bağladı yahu. Ve America ile yaptığı ilk kavgada "Ben prensim haddini bil." demesine gerek yoktu. America da sütten çıkmış ak kaşık değil. Sıra ona da gelecek. En çok gıcık olduğum karakteri sona sakladım. Kısacası Maxon için son sözüm şu sen de çuvalladın be abi.

Gelelim America'ya. Başlarda aşkı için mücadele eden, ailesini düşünen, meleğimsi bir kız görüyoruz. Ama inanmayın dostlar. Prens kendisine açılır açılmaz, arkadaşına prensi ayarlamayı unutan bir kız, en yakın dostum dediği birini, bir anda erkek olarak görmeye başlayan bir avcıya dönüşen bir America var karşınızda. Hatta o kadar ileri gidiyor ki daha prens için duyguları net değilken eski aşkı Aspen'e de yüz veriyor. Öyle sözle de değil. Öpüşmeli yüzler bunlar. Aspen ile tam barışıyor diyorsunuz gidip prensi öpüyor. Sonradan hırslandı bu kız. Zaten kitabın sonunda "Ben Elitim." diyor. Sonuçta kitap tam bir kafa karışıklığı ile son buluyor. Kızımız ne Maxon'dan ne Aspen'den vazgeçebiliyor. Ama ikisini de seçemiyor. Elitte büyük ihtimal prensi seçer diyorum. Onu daha okumasam da sonuç şimdiden belli. Bu kız tacı da, Maxon'u da alır. Sinirlerinizi tutacaksanız okuyun derim.
Puanım:6